16 Ocak 2015 Cuma

Komşunun Yazlığı - Yunanistan Thasos Adası


Okurken bir yandan da güzel bir müzik dinleyin… http://www.youtube.com/watch?v=VgPNzWFfoA8

Türk-Yunan Şiiri

sıla derdine düşünce anlarsın
yunanlıyla kardeş olduğunu
bir rum şarkısı duyunca gör
gurbet elde istanbul çocuğunu

önce bir kahkaha çalınır kulağına
sonra rum şiveli türkçeler
o Boğaz'dan söz eder
sen rakıyı hatırlarsın

Yunanlıyla kardeş olduğunu
sıla derdine düşünce anlarsın
                               Bülent Ecevit – Londra 1974

Can Dündar tarafından hazırlanan Karaoğlan belgeselinde kendi sesinden dinledim bu şiiri Ecevit’in. Yunanistan’da geçirdiğim zaman bu şiiri daha da anlamlı kıldı benim için. Keşke özgürce yaşasak bu topraklarda hep birlikte…

Yazmayalı çok uzun zaman oldu… 1 yıl önceki tatili oraya bu yıl ikinci kez gittikten sonra yazmak nasipmiş demek.

Adaya 2013 ve 2014 yazlarında iki defa gittim ilki hayatımın en iyi tatil deneyimlerden biri oldu. İkinci geziyle keyif tavan yaptı.


Şöyle genel bir bilgi vermek gerekirse adanın çevresi 110 KM civarında irice bir ada. İmkânınız varsa arabayla gitmek en akıllıca olanı. Adadaki kentler arasında toplu taşıma var mı bilmiyorum. Ortası dağlık (biz kıyıları keşfettik) batı kıyısı haricinde her yeri hareketli bir ada. Sadece güneydeki Limaneria kenti ve batıdaki Prinos Limanı arası turistlere pek hitap etmiyor onun dışında kalan yerleri son derece turistik. Adanın özeti muhteşem plaj ve koylar ve harika restoranlar… Gece hayatı pek yok sadece Potos’ta birkaç gece kulübü var. Özetle gençler için değilde daha çok aileler ya da sakin tatil yapmak isteyenler için bir yer olduğunu söylesek yanlış olmaz.

Bu gidişimde adaya Keramoti’den geçtim. Geçen yıl Kavala’dan geçmiştim. Yarım saatten biraz fazla bir yolculukla Thasos limanına vardık. Oradan da Golden Beach teki Chrisi Akti ye. Kalacak yer bulmak için biraz çabaladıktan sonra 2 geceliğine toplam 100 € ya bir yer bulduk. Ağustos ayının sonlarında yoğun bir haftada oradaydık ve birçok yer doluydu. İlk fark ettiğimiz şey pansiyon fiyatlarının geçen yılkine oranla zamlanmış olduğuydu. Konaklama yerlerini önceden ayarlamadığımız için 3 kez yer değiştirdik. Tercih sizin.


Plajlar konusundaki bilgileri farklı bloglardan detaylıca okuyabilirsiniz. Ancak Golden Beach, Aliki Plajı, Psili Amos plajlarını mutlaka ziyaret etmelisiniz. Yarım gününüzü ilginç deniz oluşumu Giola’da geçirebilirsiniz. Ben gitmedim ama Marble Beach çok önerilen yerler arasında.

İkinci gidişimde değişen uygulamalardan biri de şezlong parasıydı. Şezlong karşılığı verdiğiniz para karşılığı bir fiş alıyorsunuz ve bu fişi kumsalını kullandığınız restoranın önünde harcayabilirsiniz. Hiçbir yerde otopark parası ödemiyorsunuz bu hala iyi tarafı.


2013 ten farklı diğer bir konuda adadaki yabancı turist sayısının fazlalığı özellikle de Türklerin. Her yer 34, 39, 22 plakalı arabalarla dolu ve her yerde Türk ailelere rastlıyorsunuz. Ada giderek kalabalıklaşıyor anlayacağınız her yıl giden sayısı fazlalaşıyor. Tadı kaçmadan gidip görmek lazım.
Birçok yerde kaliteli yemek yiyebileceğinizi belirterek iki restoranı şiddetle önereceğim. Thasos merkezindeki Simi Restoran ve Limaneria daki Limani Restoran (Fener Balık).


Yemekleri anlatmayayım siz kendiniz bakın ev yapımı şaraplardan tatmayı ihmal etmeyin…

Keyifli tatiller




29 Ekim 2013 Salı

Komşunun Yazlığı - Yunanistan ( Alexandroupolis, Kavala, Thasos ) – Bölüm 2


(Birinci bölümü okumadan direk bu yazıya rastlamış olabilirsin. İstediğin bölümden başlayabilirsin tabi ama diğerler yazıları da oku mutlaka)
Yunanistan’a gelmeden önce 2 hedefimiz vardı.  Bir, Selanik’e kadar gidip görmek, iki olabildiğince fazla ve güzel deniz ürünü yemek. İlk gün pek tüketim yapamadık nedense ama bu gün kararlıyız. Yemek dışında, iki farklı bölgede denize girmek ve günün sonunda Kavala’ya ulaşmak bu günkü planımızı oluşturuyor. 
Komşudaki 2. günümüze çokta geç kalmadan uyandık. Dün geceki kalabalıktan eser yok, sokaklar bom boş. Şehir merkezindeki plaja havlularımızı serdik öğlene kadar buradan denize girdik. Uçsuz bucaksız gözüken Ege Denizi sabah dümdüz. Deniz güzel ama Dedeağaç merkezindeki plajda pek bir numara yok. Öyle restortoran, kafe hizmeti falan beklemeyin. Yanlış hatırlamıyorsam sadece şezlonglar var bir bölümünde, çok güzel sayılmaz. Bir süre oyalandıktan sonra doğru otele. Sabah kahvaltı yapmadık ki gelmeden önce okuduğum yazılardaki o restoranda sağlam bir öğle yemeği yiyelim.
Saat 12.00 gibi Nisiotiko restorana gittik. Öğle yemeği için erken sayılabilecek bu saatte bizden başka kimse yok. Mutfağın açılmış olduğundan bile emin değiliz. Merhaba diyerek dışarıdaki masalardan birine oturduk. İlk dikkatimizi çeken mekanın temizliği ve güzelliği. Hani derler ya ülkemizde salaş mekan diye, hiç öyle değil. Yeni ve çok zevkli bir şekilde dekore edilmiş, restoran pırıl pırıl.
Yine güzel karşılanıyoruz, kendi dilimizde halimiz hatırımız soruluyor. Hemen Türkçe menü geliyor, sohbet başlıyor. Türkiye’deki gazetelerde, restoranlarından bahsedildiğini söylediğimizde şaşırıyorlar, haberleri yokmuş. Baya baya muhabbet ediyoruz adamla. Yemekler konusunda tavsiye alırken bir ara çok hızlı bir şekilde Türkçe konuşunca garson beni anlamakta zorlandı. O kadar evde gibi hissediyor ki insan, kendimi kaptırmışım.
Masamız hızlıca donatılmaya başlandı. İlk gelen cacık, ardından deniz ürünlü pilav, pesto soslu kalamar, ahtapot ve yunan salatası (greek salad). İlk yemeğimizde bunlardı söylediklerimiz. Hepsi çok lezzetli şeyler ama sanki dün yediğim cacığın tadı daha iyiydi, kalamar pesto soslu yerine bildiğimiz gibi çıtır çıtır olaydı benim damak tadıma daha çok uyardı, ahtapot muhteşem pişmiş ve lezzetliydi tek problem limonu peşin peşin mutfakta sıkmışlar. Ben olsaydım sıkmazdım. Sanırım her yerde Mythos bira içtim bence gayet başarılı. (Resimlerde deniz ürünlü pilava yer kalmadı :) )
Tıka basa yediğimiz yemeğin sonucunda hesap 61.50 € geldi. Kalamar, ahtapot gibi ürünler 9-12 € arası, cacık 3 €, diğer lezzetler 7-8 € civarında yediğiniz yemeğe göre muhteşem fiyatlar (daha ucuzlarını bulduk sonradan). Kalamar öyle bizdeki gibi 5 parça değil. Neredeyse 2 bütün kalamar getiriyorlar önünüze. Hem gözümüze hemde midemize hitap eden bu yemeği birer greek coffee (yunan kahvesi bizdeki mehmet efendinin aynısı) ile taçlandırdıktan sonra hesabı ödedik. Bizde bozuk para olmayınca 1.5 €’yu da almadılar ohhh. Dün öğlen yemek yediğimiz restoranda da benzer bir durum olmuş ve yine eksik para almışlardı. Buradaki restoran sahipleri Gürcistan’dakilere hiç benzemiyor.
Yemekten sonraki durağımız Makri plajı. Dedeağaç’tan 12 KM kadar batıda olan bu plaj çok övülüyor. Bizde akşama kadar burada denize girmeyi planlıyoruz. Makri tabelasından sonra bir ara kaybolduk.  Girdiğimiz çıkmaz sokakta karşıdan traktörlü biri geldi. Ben yine hangi ülkede olduğumu hatırlamayarak arabadan inip ”Makri plajına nereden gideriz usta” diye sordum. Adam türk çıktı hala oralarda yaşayan bir çiftçi. Biraz zor da olsa sonunda bulduk meşhur Makri Plajını. Arabamızı otoparka bırakıyoruz değnekçi meğnekçi yok, park bedava.
Uzunca ve güzel bir plaj, bir çok restoran var. Restoranların önündeki  boş şezlonglarda yerimizi alıyoruz. Bir süre sonra yanımıza restoran görevlileri geliyor. Ben yine hangi ülkede olduğumu unutup iki şezlongun kaç para olduğunu soruyorum. Cevapsa şaşırtıcı. Şezlonglar ücretsiz ancak hangi restoranın önüne oturduysanız oradan alışveriş yapsanız iyi olur gibi bir sistem var. Hiçbir şey yiyip içmeseniz bile bir ne alırdınız diye başınızda dikilen yok. Ülkemdeki saçma uygulamalar geliyor aklıma, neyse… Makri plajında deniz merkezde olduğundan çok çok daha güzel. Akşama kadar denizin keyfini çıkartıyoruz. Sanırım 3 yıldır yapmadığımız deniz-kum-güneş tatilini özlemişiz.  
Hava kararmadan toparlanıp Kavala’ya doğru yola çıkıyoruz. Nasıl bir yer olduğunu bilmediğimiz bu sahil şehri hakkındaki ilk ipucunu 160 KM’lik yolun son bölümlerinde tırmanmaya başladığımız dağ veriyor bize. Dağın güney yamaçlarına hemen deniz kenarına kurulmuş görece büyük bir şehir Kavala.  Tabeladan döndükten sonra iniş başlıyor ve şehrin ne kadar büyük olduğunu o an görüyoruz. İşte bu şehirde kaybolmaktan korkabilirsiniz. Bir şekilde kendimizi sahil caddesinde buluyoruz. Şehrin güzelliği arabadan inince daha iyi anlaşılıyor. Dağ yamacına kurulu olan bu şehir adeta bir çanağın içindeymişsiniz hissini veriyor, bir çok noktayı görebiliyorsunuz. Park ettiğimiz yer sahilin göbeği etraftaki kafe ve rostoranlar cıvıl cıvıl. Ancak bizim önceliğimiz konaklayacak bir yer bulmak. Bir süre dolaşıp hiçbir şey bulamadıktan sonra bir karakolun önündeki polise soruyoruz. Onun tarif ettiği yeri ararken büyük bir otel görüyoruz. Fiyatları pahallıdır diye sormaya çekiniyoruz ilk başta ama giriyoruz içeri. Fiyatı beklediğimiz kadar pahallı değil o otele göre (55 € Oceanis otel). Pek düşünmeden buraya yerleşiyoruz.
Otele ararken şehir bir kısmını gördük bile aslında ama çıkıp az önce beğendiğimiz kafelerden birine oturup etrafı seyrediyoruz. Gençler sokaklarda bu şehirde. Yaz aylarında olmanın vermiş olduğu rahatlık herkesten hissediliyor. Sanki hiç güneş doğmayacak, yarın olmayacakmış gibi bir neşe var insanlarda. Etrafta biraz oyalandıktan sonra otele dönüyor.


Sabah saat 10.00 gibi resepsiyondayız, şehir hakkında bilgi ve birde harita aldıktan sonra yola çıkıyoruz. Şehrin modern bölümünde biraz dolandıktan sonra tarihi bölümüne giriyoruz. Eski sokaklar ve evler, su kemeri, kale hepsi bu tarafta. Tarihi bölümün girişinde bir tabela karşılıyor bizi “Konstantinoupolis 460 KM”. İstanbul onlar için nasıl bir anlam ifade ediyor acaba. Keşke konuşacak biri olsa diye geçiriyorum aklımdan. Eski Kavala’nın girişinde bir de harita var. Bu haritayı incelerken Kavala’nın Osmanlı tarihi açısından da önemli bir şehir olduğunu hatırlıyoruz. Osmanlı’nın Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın şehri burası. Bu ana kadar noktaları hiç birleştirmemiştim şaşırdım aslında bu kadar basit bir bilgiyi düşünemediğime… Neyse.
Şehrin tarihi bölümü dağ ve deniz arasındaki bir tepeye kurulmuş. Dar sokaklardaki eski evler muhteşem bir manzaranın tanığı olmuş yüzyıllar boyunca. Sokaklarında dolaşırken gökkuşağının içindeymişsiniz gibi rengarenk hislerle doluyorsunuz. Evlerin çoğunda hayat devam ediyor. Bence çok ayrıcalıklı bir şey burada yaşamak. Evler, bahçeler tertemiz ve çok renkli. Az ileride tanıdık bir mimari karşılıyor bizi Halil Bey Konağı ve bir camii çıkıyor karşımıza. Tesisin kapıları açık olmasına rağmen etrafta kimsecikler yok. Bu yüzden nasıl değerlendirildiğini soramadık ama korunmuş olması bile güzel. Tesisin az ilerisinde Osmanlı’nın büyük paşası Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evi çıkıyor karşımıza. Müze olan evi dolaşabiliyorsunuz. Ahşap yapı dönemin yaşam şekli hakkında önemli ipuçları veriyor. Kim yaptırdıysa ayrıca tebrik etmek gerek bahçesindeki heykel konağı tamamlıyor.
Konağın aşağısında süper bir kafe var. Süper olması konumu ve iç dizaynının güzelliğinden kaynaklanıyor. Yunanlar sanatçı ruhlu insanlar sanırım duvarlarından barına, merdiveninden kapısına, tuvaletine gittiğimiz bir çok mekan çok güzeldi. Kafenin diğer özelliği ise hemen hemen bütün Kavala’yı görüyor olması. Fotoğraf için güzel bir yer. Frappelerimiz yudumlarken manzaranın keyfini çıkartıyor ve serinliyoruz. Sıcak hava ve nem kültür turizminin en büyük düşmanı olsa gerek.
Eski Kavalayı dolaşmamıza rağmen kaleyi bulamamış olmamız enteresan. Dönüşte tepedeki kalayede uğruyoruz 360 derecelik manzaraya sahip tarihi kale gerçekten büyüleyici. İçinde rahatça gezebiliyorsunuz. Hatta çatılarında bile. Egenin mavisi doyumsuz bir manzara gerçektende…
Tarihi bölümden inince bir çok güzel sokak var. Sokakların her birinden farklı kokular yükseliyor. Bir şeyler atıştırmak için duruyoruz. Fiyatlar gerçekten uygun ama 3 € ya ahtapot bulursanız sipariş etmeyin. Benden söylemesi.
Kavala görece büyük bir şehir demiştim ama yayan gezerseniz 4 saatten fazla zaman harcamazsınız diye düşünüyorum. Günün geri kalan kısmında yine hakkında az şey bildiğimiz ve merak ettiğimiz Thasos adasına gitmeyi planlamıştık. Kavala limanı oldukça kalabalıktı. Yakın saatlerde bir çok feribot var çevre adalara. Zar zor doğru sıraya girip feribota binebildik. Thasos adasına binek araç ve 2 kişi ile geçmenin bedeli 35 € idi sanırım. 65 € da depo fulledik, adada geçireceğimiz zaman için artık hazırız.
1.5 saatlik yolculuk boyunca martıları besleyerek vakit geçirdik. Saat 18.00 gibi pekte göz doldurmayan Prinos limanına ulaştık. Ne yapacağız nereye gideceğiz hiçbir fikrimiz yok. Bir internet kafeye oturup google maps ve oradaki haritalar aracılığıyla plan yapmaya başladık. Yunanistan’da gördüklerimin ikinci bölümünüde böylece tamamlamış olayım. Son bölümde Thasos adasında geçirdiğim hayatımın en iyi tatilinden bahsedeceğim size…  
Bu arada aşağıdaki duvar yazıyı ben yazmadım zaten yazılmıştı…   












23 Ekim 2013 Çarşamba

Komşunun Yazlığı - Yunanistan ( Alexandroupolis, Kavala, Thasos ) - Bölüm 1


Güzel bir laf vardır bizde “en iyi yazlık komşunun yazlığıdır” diye. Ülkemizdeki gelir dağılımı eşitsizliğinin kanıtı gibidir bu laf.  (biraz politik oldu ama olsun)

Bloğumda daha çok doğada yaşadığım deneyimleri yazmayı planlıyordum ama komşunun yazlığında gördüklerimi yazmadan edemedim.  Bu yaz bizim için aktivitelerle dolu dolu geçti diyebilirim. Evli olunca her tatili kendi başınıza planlayıp kafanıza göre takılamıyorsunuz. Uzun zamandır aklımızda vardı komşuya gitmek. Batı Trakya’nın Yunanistan’da kalan kısmını, Atatürk’ün doğduğu ve  bir çok arkadaşımın dedelerinin göçtüğü toprakları görmek… Eğitim sistemimiz bu kadar uğraşmasına rağmen bizim içimizdeki dostluk duygusunu ve merakı köreltememiş gördüğünüz gibi.

Sabırsız okuyucular için hikayenin ana mesajını hemen yazayım. Hiç şüpheniz olmasın komşu bizden çok daha iyi, çok daha misafir perver, devlet ve insanlar çok daha huzur verici… daha bir sürü duygu yüklemek mümkün ama bunların hepsinin anlamak için gitmek lazım. Ben kısaca kendi deneyimlerimi sizlere aktarmaya çalışıyorum. Umarım sizin deneyimleriniz benimkilerden daha iyi olur.

İstanbul’un Karadeniz kıyısında, Kilyos’ta Solar Beach var. Uzun süredir denize giremediğimiz için fırsatlardan 35 er lira verip bir günlük bilet aldık. Oraya vardığımızda extra para ödememek için arabamızı 100 m uzağa park etmemizi söylediler. İçeri girerken yiyecek ya da su var mı diye çantamızı aradılar. Müessesenin ikram politikasıda şahane tam özellikle biz İstanbulluların alışık olduğumuz gibi “kalitesiz yemek, pahallı fiyat”. Denizi nasıl mı? Koyu lacivert bir su, yosun dolu. Denize girmek sizi pek çekmiyor ama başka bir yer olmadığı için yakınlarda, insan mecbur kalıyor. Bir daha mı? Aslaaaaaaa.

Diyeceksiniz ki bunları niye anlatıyor bu hikaye Yunanistan’da geçmiyor muydu. 2 sebebi var 1 karşılaştırabilin diye 2 tanrının varlığına inancınız artsın diye. İşte böyle bir ortamdaydık komşuya gitmeye karar verdiğimizde. O gün telefonumu aldım ve Radikal in köşe yazılarını okumaya başladım. Her zamankini aksine siyasi yazılardan ziyade farklı bir başlık dikkatimi çekti.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/muge_akgun/trakyada_sinirin_ote_yaninda_muhtesem_bir_tatil_onerisi-1144721 diyordu Müge Akgün. Yunanistan’a gitmek isteyip de planı olmayan biri için yazılmış harika bir yazı. İşte böyle karar verdik komşuya gitmeye.

Ağustos ayının 3 haftası gibi bir Pazar sabahı arabamızla koyulduk yola. Daha önceden Yunanistan’a geçtim ama ilk defa İpsala sınır kapısından geçeceğim. Pazarkulede Sınır Kapısı’nda olduğu gibi burada da tampon bölge çok geniş. Sanırım Bulgaristan’dan, Gürcistan’dan vs. farklı bir sınır politikamız var Yunanistan ile.

Her sınır kapısının bir birinden farklı olması hep şaşırtır beni. Birde ülkemiz aldığı saçma sapan vergiler. Vize pasaport vs. masrafları yetmezmiş gibi birde yurt dışı çıkış harcı var bunlara ek olarak. Eğer arabanızla çıkıyorsanız birde uluslararası ehliyet satıyor ülkemiz bize. Allah tan Bulgaristan vatandaşıyım vize ya da vergi gibi derdim yok ve eşimin İngiltere’den aldığı AB’de geçerli ehliyeti var. Yani 100 € kârdayım. Belki biraz fazla detay veriyorum ama bir detay daha Yunan polisler ülkemin mecburi kıldığı ve 85 € aldığı uluslararası ehliyeti sormadılar bile.

İlk durağımız Alexandroupolis (Dedeağaç). İpsala sınır kapısında sadece 40 KM mesafede İstanbul’dan ise 300 KM. Saat 13.00 gibi şehre geldik. İlk dikkatimizi çeken sokakların düzeni ve evlerin güzellik ve temizliği. Geniş balkonlar keyfine düşkün bir ev yaşantısının ipuçlarını veriyor. Sokaklar binalar rengarenk.

İstanbul’un bize yaşattığı stresten ötürü biraz endişeli bakıyoruz etrafa yol şaşırmamaya çalışıyoruz. Bu 40 bin kişilik şehirde yanlış yola girsen ne olacaksa. Neyse haritanın yardımı ve ilk acemiliği attıktan sonra sahil yoluna park ettik ve yürümeye başladık. Dedeağaç küçük ve düzenli bir şehir. Hava sıcak gündüz vakti sokakta pek insan yok. Çok huzurlu bir sahil şeridi var. Sağımız uçsuz bucaksız mavilik ve güzelliğiyle Ege Denizi, solumuz şirin masaları ve muhteşem renkleriyle bizi çağıran tavernalar...


Gündüz trafiğe açık olan  sahil yolu gece kapanıyor ve insanlar akın ediyor sokağa ama şimdilik boş. Buradaki ilk işimiz konaklamamızı garanti altına almak. Birkaç otel var ama biz 2 yere sorduk odanın fiyatı 40 € olan otele yerleştik. Adını hatırlamıyorum ama çok iyi bir yer değil. Bizim gibi bütçeniz kısıtlıysa idare edersiniz bir gece. Tam tren istasyonun karşısında.

Resepsiyonda 50 yaşlarında bir adam, görünümü ve ses tonuyla tam bir Yunan. Birkaç kelime bildiği Türkçeyi çat pat konuşmaya ve bize hoş geldiniz demeye çalışıyor. Odamıza yerleşiyoruz ve çıkıyoruz. Deniz manzarası bu defa solumuzda. Saat 2 ye geliyor. Tavernalarda az önce hissedilen hazırlık telaşı, öğle yemeğini dışarıda yemeyi tercih eden az sayıdaki insanı memnun etmek için samimi bir gülümsemeye dönüşmüş. Dar kaldırıma atılmış tek sıra halindeki masalardan kalan boşlukta yürüyoruz. Bir yandan da millet neler yiyor diye çaktırmadan masalara bakıyoruz. Sanki garsonlar 2 kişi için 4 kişilik, 4 kişi için 8 kişilik yemek getirmişler. Masalarda bardak koyacak yer kalmamış.

En geleneksel görünen tavernaya oturuyoruz tam denizin kenarına. Çok aç değiliz ve okuduğum yazıda bize başka bir yer öneriyor aslında. Kendimizi akşam yemeğine saklamak istiyoruz. Görevlilerin zaten sıcak olan karşılamaları Türk olduğumuzu öğrenince daha da sıcaklaşıyor. Hemen Türkçe kelimeler peşinden cümleler falan… bizse “kalimera” dan başka bir kelime bilmiyoruz. Normalde gittiğim hiçbir ülkenin dilinden 1-2 kelime öğreneceğim diye kasmam ve bilmemek beni rahatsız etmez ama burada gerçekten utandım. Keşke başka bir şeyler söyleyebilseydim bu yeni tanıştığım güzel insanlara.

Yunanistan’ın bu bölgesine gidiyorsanız dil bilmenize bile gerek yok zaten hemen hemen herkes Türkçe konuşuyor ve menüler Türkçe.  Siparişlerimizi verdik. Benim için biraz et Nergis içinde biraz zeytinyağlı 1 bira ve her yemekte ısrarla, bıkmadan usanmadan, zevkle, keyifle, ekmekle, afiyetle yediğim zaziki (cacık). Yok böyle bir şey. Ne kadar ödediğimizi hatırlamıyorum ama pahallı olsaydı ya da yediklerime değmeseydi unutmazdım bilesiniz. Böylesine güzel yemek yiyip kazıklanmadığınızı hissetmek çok güzel bir duygu. Nitekim buralarda pek hissedilmiyor artık bu duygular.  

Not: Dedeağaç’ın bir çok noktasından telefon çekiyor (eğer Turkcell kullanıyorsanız).

Yemekten sonra limanın oraları dolaştık. Konuşmalarımıza kulak misafiri olan bir amca bize selam verdi ve nereden geldiğimizi sordu. İstanbul’dan diye cevapladık. Annesinin de Türkiye’den göçtüğünü söyledi hemen, yüzünde güzel bir ifade vardı.  Hemen nereden göçtüklerini sorduk. Önce şehir ismini hatırlamakta biraz zorlandı ama ardından “İkonya” dedi. Konya’dan mübadele ile gönderilmişler sanrım buraya. Amcanın yanından ayrıldık ve biraz dinlenmek için otele gittik.

Saat 21.00 gibi bir kez daha çıktık dışarı. Gündüzki görünümünden çok farklı bir haliyle karşıladı bizi Dedeağaç. Sahil yolu hınca hınç dolu. Festival varmışçasına bir coşku var sokakta. Gençler, aileler ve Avrupa’nın olmazsa olmazı emekliler J. Hızlıca kalabalığa karıştık. Önce kafelerin sonrada tavernaların arasından geçtik. İşte insanların mutluluğuyla alakalı ilk izlenimleri bu yürüyüşte fark etmeye başladık ve gördüklerimizi ister istemez ülkemizle kıyasladık.


Burada 7 den 77 ye tüm insanlar ayrı bir keyifli. Bulundukları yerden o kadar memnun görünüyorlar ki Dünya umurlarında değil sanki. Öncelikle kendilerini güvende hissediyorlar. İnsanların birbirine saygısı var. Saygı deyince aklınıza soğuk Avrupa mesafeliliği gelmesin. Bir arada yaşamayı bilen Ege-Akdeniz insanının coşkusuydu gördüklerimiz. Hiç ekonomik kriz varmış gibi durmuyor insanlara bakınca. Tüm restoranlar kafeler dolu, herkesin keyfi yerinde. Devletin aslında insanların bir arada ve mutlu yamasını kolaylaştırmak için bir araç olduğu geçiyor aklımdan. Demokrasinin beşiği bir ülkeyede böylesi yakışır zaten.

Deniz fenerinin hemen altında bir kafeye oturup frappe lerimzi yudumlayarak  etrafı seyretmeye koyulduk. Saat 01.00‘a kadar sokakların keyfini çıkardık o gece.   


Ne çok yazdım hem bu daha sadece ilk gün. Daha 5 gün yazmam lazım. Bu yüzden bu geziyi bölümler halinde yayınlamaya karar verdim. Burası 1. Bölümün sonu oluyor. Diğer bölümleri de hızlıca yazacağım…









4 Ekim 2013 Cuma

Doğu Karadeniz (Sümela, Uzungöl, Rize, Çamlıhemşin, Ayder, Avusor)

Bu yıl 4 günümü Doğu Karadeniz’de geçirdim. Duyduğunuz kadar muhteşem gerçekten oralar mutlaka gidilmeli. Yalnız iyi bir seyahat programı ya da her yeri görebilmek için ya araç kiralayacaksınız ya da Bukla Tur’un programlarından birine katılacaksınız. Ben araç kiraladım ve sırasıyla Sümela Manastırı, Uzungöl, Ayder Yaylası ve Avusor Yaylası’nı gezdim. Artvin beni affetsin gezemedim ama çok yağmur yağıyordu.


Üşenme oku, aşağıda yazdık emek sarf ettik o kadar.

Karadeniz turuna Nergisle (eşim) beraber çıktım. Yolculuğumuz 29 Haziran sabahı Trabzon’dan kiraladığım araçla başladı günlük 70 TL Renault Clio (http://cakirotokiralama.com/). Öncelikle Sümela Manastırına doğru yola koyuldum. Yol çok güzel bir dere kenarından gidiyor bir müddet. Bir yerde durup evden getirdiğimiz börek dilimlerini atıştırdık. Atıştırdığımız sırada ayaklarımızı buz gibi akan derenin içinde. Yemek bitti yola devam…

Sümela Manastırı aşağısına arabanızı park edebilirsiniz. Aslında arabayla da çıkabilirsiniz yukarı kadar ama ben diğer yolu tercih ettim. (Manastıra arabayla çıkmak tamda modern insan tembelliğine uygun bir davranış olurdu. Oralara kadar gittiyseniz yürüyün.) Aşağıda yiyip içebileceğiniz restoranlar, kafeler ve yerel ürünlerin satıldığı yerler var. Manastıra doğru merdivenler buradan başlıyor. Zorlu, 30 dakikalık bir tırmanış var önünüzde ama güzel manzara eşliğinde keyifli bir yolculuk.  


Manastıra vardığınızda eski Hristiyanlara bir kez daha hayran kalıyorsunuz. Bu dağ yamacındaki kayayı nasıl oymuşlar, ne kadar sürmüş, malzemeleri nasıl çıkartmışlar gibi sorular geliyor aklınıza. Kısacası daha içine girmeden hayran kalıyorsunuz manastıra. Karşısındaki zirveler hafiften bulutlu yeşilin her tonunu üzerinde taşıyor yer yer kayalar var yükseklerde, görüntü muhteşem. İnsanın etraftaki tüm tepelere çıkıp saatlerce manzarayı seyredesi geliyor. Tatilin daha ilk günden hayranlık uyandırıcı.


Manastırın içinde bir çok oda, mutfak, kiler, gözetleme kulesi vs. var. Manastırın yarısı ziyarete kapalıydı kim bilir daha neler var. Duvarlar minyatürlerle işlenmiş Hristiyanlığa dair birçok şey anlatıyor. Rehberli turist kafilelerinin içine kaynayıp rehberlerden dinleyebilirsiniz anlamlarını. Manastıra çıkarken patikayı kullandıysanız inişi asfalt yoldan yapın. Manastırın o hep gördüğünüz resimlerinin çekildiği yerler asfalt yolun üzerinde. Uzaktan daha bir başka bakıyor manastır dağlara.

Aşağıya indikten sonra hiçbir şey yemeden aracımıza atladık çünkü 1-2 km aşağıda çok daha mütevazi bir mısırcı görmüştük ve orada yemeye kara verdik. Büyük restoranlardan ziyade böyle yerleri  tercih ediyoruz genelde. Mısırlar acayip lezzetli eğer çay içmeyi de seviyorsanız uzun süre orada kalabilirsiniz.

Birer mısır ve ikişer çaydan sonra yola devam ettik. O günkü ikinci durağımız Trabzon Uzungöl. Doğal bir göl olmadığını tatilden sonra öğrendim ama insanlar tarafından istila edilmese gerçekten harika bir yer. Göl ve cami manzarası muhteşem etraftaki sisli tepelerden yamaç paraşütçüleri falan atlıyor. Ancak sorun çok kalabalık olması. Eğer Uzungöl’e huzurlu vakit geçirmeye gidiyorsanız aradığınızı bulamayabilirsiniz. Ayrıca konaklama mekanları da pek temiz değil. (Akyüz Kardeşler Hotel’e mecbur kalmadıkça gitmeyin, herkes İnan kardeşleri öneriyor) Etraf yerli ve Arap turist kaynıyor gölün çevresindeki yolda bile trafik var. Aynı İstanbul’un keşmekeşi. Belki inanmayacaksınız ama karting bile var. Yaa Allah aşkına böyle bir yerde kartingin ne işi var. Kim yapmış, kim izin vermiş, nerede bu belediye, nerede bakanlık?

Gölün etrafında bir sürü restoran var. Hangisini beğeniyorsanız girin ama öyle olağanüstü bir lezzet beklemeyin. Ben her fırsatta Muhlama yedim. Yemekten sonra göl kenarında bulamadığımız sessizlik ve huzuru aramak için yukarıdaki köye doğru çıkmaya başladık. Burası gerçekten olması gerektiği gibi. Yamaca yapılmış ahşap Karadeniz evleri, her yere mısır ekilmiş vs. tek anlam veremediğimiz şey minaresi renkten renge giren camii J. Afedersiniz disko gibi :P. Göle hakim sessiz bir tepe bulduk ve oturduk etrafımızda ateş böcekleri romantizmin doruklarındayız… Burada 1 saatten fazla zaman geçirdik ama Doğu Karadeniz’de oduğumuzu tekrardan anlamamıza yardımcı oldu diyebilirim.

Sabah otelde kahvaltımızı ettikten sonra aracımıza binerek Rize’ye doğru yola koyulduk. İkinci günümüzde Çamlı Hemşin ilçesinden geçerek, Zil Kalesi ve Ayder yaylasını göreceğiz. Yoldan gererken Rize’yi görmeden gitmek olmaz. Şehre girdik arabayı park ettik hava çok sıcak etrafta pek insan yok öğleden önce. Biraz sağa sola bakındıktan sonra en sevdiğimiz sporlardan olan yemek yemeye karar verdik. Esnafa en iyi yemek yapan mekanı sorduğumuzda hepsi ağız birliği etmişcesine BEKİROĞLU’nu önerdiler. Zaten şehrin hemen girişinde kime sorsan gösterir, tarife gerek yok. Yemekler nasıl mıydı?  Onları da tarif edecek kelime yok. Bir kuşbaşılı pide ve bir kuru fasulye pilav aldık. Sanırım dükkana giren hiç kimse o kocaman güveçteki kuru fasulyeden sipariş etmeden duramaz. Sizde gidin, sizde yiyin…

Yemekten sonra Çamlıhemşin’e doğru tırmanmaya başladık ama daha ilk kilometrelerde fırtına derelerinin muhteşem manzarası bizi bir molaya daha ikna etti. Kafelerden birine oturduk. Tam iki nehrin birleştiğini görecek bir yere yapılmış. Tam altımızdan akan derede yaşlı raftingciler. Tatil için çok doğru bir seçim yaptığımızı düşünerek oradan ayrıldık. Buradan sonra Zil Kalesi’ne gideceğiz. Çamlıhemşin’in çıkışında tabelalar sizi yönlendirecek soldan Ayder’e sağdan Zil Kalesi’ne gidiliyor.

Zil Kalesi dağların arasında derin bir vadinin orta yükseltilerine yapılmış. Görünce yine hayrete düşüyorsunuz, yine kafadar benzer sorular. Yapım tarihi tam olarak bilinmiyor. Gözetleme amaçlı yapılmış küçük bir kale. Oradaki bilgilere göre vadiden gelebilecek orduları önceden görebilme amacıyla yapılmış. (O vadiden bir ordu nasıl gelecekse artık. Mümkün değil.) Yine panolardaki bilgilere göre vadi tabanına kadar inen 400 merdiven varmış ancak girmek yasak. Aşağıdaki cılız bir derenin sesleri geliyor kulağınıza. Kale görünümü ve konumuyla Bulgaristan Flibe ilinin Asenovgrad kasabasındaki Asenova Krepost’u andırıyor. 

Kaleyi gezdikten sonra bir çay daha içelim dedik. Yol kenarındaki herkes mısır pişirirken kalenin bekçisi kuzinede patates pişiriyor. Acayip tatlı bir adam. Kırık bir Türkçeyle konuşuyor. Baya sohbet ettik çevre hakkında, bal yetiştiriciliği ve fiyatları hakkında, kendi hakkında ve Lazlar hakkında bilgiler aldık.  Adam “ben harbi harbi lazum, mohti yim” diyor. Zil kalesinden sonra Ayder’e gideceğimizi söyleyince küçümsedi biraz. “ Ayder de yaylamidur yaaa” dedi ve kendi yaylasından bahsetmeye başladı. Ne demek istediğini Ayder’e gidince anladık. Araca bindik ve Ayder’e doğru yola çıktık.

Ayder çok güzel ancak kalabalık ve fazla turistikleşme burada bir problem olarak söylenebilir. Bir çok otel var. Uzungöl kadar olmasa da burası da kalabalık. Arkadaş tavsiyesiyle Oberj Otelde yer ayırtmıştık. Oberj Otel Bukla Tur’un oteli. Acayip güzel bir otel süper insanlar çalışıyor. Web sayfalarını ziyaret ederseniz ne demek istediğimi anlarsınız.
http://www.bukla.com/ http://oberj.com Odamızayerleştik ve kendimizi yaylaya attık. Önce biraz dolaşalım dedukJ. Yaylanın ortasından sağ taraftaki uçları bulutlara değen çam ağaçlarına doğru tırmanmaya başladık. Uzaktan güzel görünen ağaçlar yaklaştıkça muhteşemleşiyor. Dik yamaçta topraktan yana doğru fırlayan bir kökten birden yukarıya doğru yönelen 8-10 gövde var. İlk defa böyle bir ağaç görüyorum. Biraz burada vakit geçirip fotoğraf çektikten sonra aşağıya inip bir laz böreği yedik sonrasında da Bacılar Restoranda yemek yedik ama beklentimizi çok karşılamadı.

O gece güzel bir uyku çektik. Bir sonraki günkü hedefimiz 2.300 metredeki Avusor Yaylası’na çıkıp oradan da Kaçkar zirvelerindeki Büyük Göl’e gitmek. Sabah uyandık ve araçla yola koyulduk yaklaşık bir 20 dakika gittikten sonra bir çok çukur ve taşla dolu bu zorlu yolda kiralık arabayı daha fazla hırpalamak istemedik. Arabayı bırakıp yayan devam etmeye karar verdik. Yolun kenarındaki harika bir dere olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum ama muhteşem manzara eşliğinde yürümeye başladık.  
 
Soğuk havada ter dökerken zaman zaman yukarıdan inen yaşlı köylülerle karşılaştık. Herkes kendine göre bir zaman veriyor yukarıya ulaşmak için kimi 30 dakika diyor kimisi 1 saat. Bu dağlardaki yaşlıların bizden daha çevik olduğunu  1 saat 30 dakikada oraya vardığımızda anladık. Avusor yaylası tam manasıyla bozulmamış bir yayla. Ayder’den minibüsle ya da turlarla ulaşmak ya da bizim gibi yürüyerek tırmanmak mümkün. Etrafta
çokça taştan yayla evi var. Daha fazla tarif etmek isterdim ama sisten dolayı her yerini göremedik.

Hava biraz soğuk, biraz sisli. Bizden önce oraya ulaşan turist kafileleri büyük göle doğru çıkmışlar bile. Büyük göle çıkmak için kimseye eklenti olamıyoruz yani. Büyük Göl yaklaşık 2.800 metrede. Eğer hava açık olsaydı yolu görmek ve kendi başımıza gitmek mümkün olacaktı ancak yoğun bir bulut hem manzarayı hem de yolu kapatıyor. Tahtadan yapılmış içinde soba yanan bir kafeye sığınıp sütümüzü yudumlarken sisin dağılmasını bekledik.

2 saatlik bekleyişin sonunda sis hala dağılmamıştı. Yemek yiyip sislide olsa yola koyulmaya karar verdik. Simge Pansiyon’un tabelalarını görmüştük oraya gitmeye karar verdik. Avusor yaylasında konaklayabileceğiniz tek tesis burası önceden rezervasyon yaptırabilirsiniz aksi takdirde kalacak yer bulamama riskiniz var yaylada ya da “tanrı misafiri” kontenjanından yararlanabilirsiniz yayla evlerinden birinde. Burada yine muhlama yedik, biraz pilav birde pansiyon sahibi kadının sabah yaptığı küçük ekmekler gerçekten harikaydı.

Pansiyonda yukarı göle çıkma niyetimizden bahsettik. Havanın sisli olması sebebiyle endişe ediyoruz ancak pansiyonu işleten ailenin 2 küçük çocuğu var. 10 ar liraya anlaştık rehberlerimizle bizi yukarı göle çıkarıp getirecekler. Pansiyondan aldığımız yağmurluklarla yola koyulduk. Yürüyüşün 30 dakika olduğu söyleniyor. Derenin karşısına geçip tırmanmaya başladık. İlk başta çok dik ve tehlikeli olmayan yol 5. dakikadan sonra değişmeye başladı. Etrafımızdaki sisten pek bir şey göremiyoruz tek gördüğümüz yürüdüğümüz dik ve incecik patikanın aşağısındaki dik uçurum. Sisin dağılması ümidiyle tırmanıyoruz.




Bir yandan çıkıyoruz bir yandan korkumuz artmaya başlıyor. 20-25 dakika yürüdükten sonra bir mola verdik soğuk havada iyice terledik. Molanın ardından tırmanışımız 25 dakika daha devam etti bir süre daha dik ve tehlikeli ondan sonrası kayalarla dolu geniş bir çimenlikte. Sonunda 2.800 metredeki göle varmıştık ama sis hala dağılmadı dolayısıyla görüşümüz çok açık değil. Gölün hemen ardındaki gri dik kayaları ve masmavi gökyüzünü hayal ederek çevresini dolaşmaya başladık. Tabi ki bu hava şartlarında göle girip yüzmek pek akıllıca olmazdı. Sadece elimi soktum, suyun sıcaklığı en fazla 7-8 derece. Bu yüksekliğe yürüyerek ilk defa çıkıyorum acayip bir merak duygusu ve heyecan hissediyorum. İçimden orada kalıp sabah sissiz bir ortamda manzaraya karşı keyif yapmak geliyor ama Oberje 2 gece için parayı ödedik bile J. Gölün çevresinde hala erimemiş kar birikintileri, büyük ve küçük kayalar var. Dik yamaçlar buradan başlıyor. Zirvenin beni çağırdığını duyar gibiyim tüm hücrelerimde hissediyorum ama bu seferlik sadece uzaktan bakıyorum dik kayalara.   

Gölün etrafında yaklaşık 20 dakika oyalandıktan sonra inişe başladık. İniş doğal olarak çıkıştan daha rahat. Yer yer azalan sis manzarayı biraz daha görmemizi sağlıyor. Yaylaya yaklaşınca rehberlerimizle vedalaşıp Avusor Yaylası’ndan aşağıya arabayı bıraktığımız yere yürüyüşümüz başladı. Bütün gün etrafımızı saran sis artık hafif şiddetli bir yağmur olarak üzerimize yağıyor. Temmuz başındayız ve çantamızda çok yük olmasın diye mont falan almadık yanımıza ama alsak olurmuş. Sisten ötürü önce kaşlarımızda kirpiklerimizde küçük su damlacıkları birikti ama sis yerini yağmura bırakınca ön yüzümüz ıslak sırtımız kuru bir ilerlemeye devam ediyoruz. Biz yürüdükçe yağmur şiddetlendi. Arabaya ulaştığımızda sırılsıklamdık hemen arabaya binip Ayder’e doğru yola koyulduk.



Yaylaya vardığımızda bizden başka ıslak insan yoktu. Odamıza sığınıp kurulandık ve ısındık. Toplamda 6 km kadar yol yürüdük diye tahmin ediyorum bütün gün boyunca ama bunun yarısının tırmanış olması ayrı bir şey tabi. Bu kadar yürüyünce karnımız acıktı doğal olarak. Otelde ya da yaylada yemek yerine Rize’ye Bekiroğlu’na gitmeye karar verdik.


Ertesi günkü planımız öğlene kadar Arhavi ve civarındaki Kamilet Vadisi, Mençuna Şelalasi gibi yerleri dolaşmak ama sabah uyandığımızda çok şiddetli bir yağmurla karşılaştık.  Arhaviye ulaştığımızda yağmurun gece tüm yollara ve köprülere zarar verdiğini ve hiçbir yere gitmenin mümkün olmadığını öğrendik.

Tatilimizin buradan sonrasını Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te geçirdik. Bitsin diye dua ettiğimiz 2 gün oldu bu gezi. Sınır kapısı, yolculuk, Tiflis şehri, konaklama imkanları, hava, yemekler… Kısacası hiçbir şeyden memnun kalmadık.  İllaki gitmek istiyorsanız gidin ama eğer Avrupa’da başka şehirler gördüyseniz Tiflis’i beğenmezsiniz.  Burasıyla alakalı tecrübelerimi anlatmak istemiyorum. Ama sipariş ettiğini meyve tabağının fiyatına, gelen hesaplara, taksicilere, söyleyeceğiniz biranın kalitesine vs dikkat edin.

Saygılar Selamlar

6 Eylül 2013 Cuma

Garipçe Köyü ve Rumeli Feneri


Hadi bunu doğa yürüyüşünden saymayın ama İstanbul’da yaşayan herkesin gidip görmesi gereken bir yer Garipçe Köyü ve Rumeli Feneri. Buralar Sarıyer ilçesine bağlı. İstanbul Avrupa yakasında tam boğazın Karadeniz çıkışında ufak yerler.


Garipçe Köyü bir aslında balıkçı köyü ancak köy denecek pek bir yeri kalmamış, büyük apartmanlar falan var. Köylüler Karadeniz ağzına yakın bir tatlılıkta konuşuyorlar ama kapitalizm burayı da sarmış. Köye girişte arabanıza uygun bir park yeri bulun yoksa sahildeki “dandik” kahvaltıcıların değnekçilerine para ödersiniz.
 
Arabadan inince denize doğru dönün solunuzdaki sokaktan yukarıya doğru çıkın burada eski bir kalenin kalıntıları var. Oradan manzaraya bakabilir hatta aşağıdaki kayalığa inebilirsiniz. Kale bakımsız kimse ilgilenmiyor dolayısıyla için pis ve karanlık ama aşağıya kayalıklara indiğinizde deniz ve falezlerle baş başa kalıyorsunuz. Karadeniz’in hırçın dalgaları kayalara vuruyor. Yazın bile bu dalgalar bu kadar güçlüyse kışın fırtınada  kim bilir nasıl. Ben bir sefer orada boğuluyordum az kaldı. Kısacası bizim gibi denize falan girmeye kalkışmayın. Kalenin orada ya da kayalıklarda fazla vakit geçirilebilecek bir yer yok birkaç fotoğraftan sonra bizde arabaya dönüp daha kuzeydeki Rumeli fenerine doğru yola çıktık.










Rumeli Feneri’nin hemen dışında yine bir kale kalıntısı var kayalıkların üzerinden aynı şekilde buralarda da  fotoğraf çekmekten ve seyyar çaycıdan bir çay içmekten fazlasını ummayın ama görülmesi gereken bir yer.  Kaleyi gezdikten sonra köyün içindeki Fenere gidebilir ve dilerseniz kahvede vakit geçirebilirsiniz ya da limana bakan bir bank var.

Eğer alışveriş huyunuz varsa köy yumurtası sütü vs satın alabilirsiniz. O gün biz dönüşümüzü yine orman yolundan yaptık hiç otobana girmedik. Önce Bahçeköy, Kemerburgaz, Pirinççi Köyü ve Başakşehir. Burada Pirinççi köyüne bir parantez açmak lazım. Kemerburgaz Habipler arasında yer alan bu köy bir küçük dağların arasında ufak şirin bir yer. İstanbul’a bu kadar yakın böyle bir yer olacağına inanmak biraz zor. Tam Alibeyköy barajının batı ucuna denk geldiği için sulak ve bolca Manda var. Sürünün çıkışına ya da dönüşüne rast gelirseniz dere içinde geçişleri görülmeye değer. Bolca piknik yapan var ama bir o kadar da çöp var etrafta. Bayılıyoruz piknik yaptığımız yerlerin içine sıçmaya…

Köyden manda yoğurdu satın alabilirsiniz. Belki birazda yeşillik.













Bu gezi hakkında da bu kadar.